Bayram öncesinde Maltepe Sahili’nde yürüyüş yaparken yine aynı görüntüyle karşılaştım. Deniz kenarında sıralanmış karavanlar… Kimi yıllardır aynı noktada duran çekme karavanlar, kimi içinde yaşayan yalnız insanlar, kimi emekliler…
Ama bu kez dikkatimi çeken manzara değil, fiyat tarifeleri oldu.
Maltepe Sahili’nde karşılaştığım manzara aslında sadece bir park alanı tartışması değil. Bir yaşam biçiminin görünmeyen yüzü.
O sahilde gördüğüm karavanların önemli bir kısmı lüks motokaravanlar değil. Aksine, çoğu 3-4 metrelik, çekme tipi, mütevazı yaşam alanları… İçinde sürekli yaşayan insanlar var. (küçük tüplü mutfağında yemek yapan, hayatını oraya sığdırmaya çalışan insanlar.)
İBB’ye ait sahil otopark alanındaki görevliye sordum:
“Karavan için günlük ücret ne kadar?”
Cevap kısa ve netti:
“1000 TL.”
Üstelik elektrik yok, su yok, altyapı yok…
Aynı yerde milyonluk 4×4 SUV aracınızla gün boyu park ettiğinizde ise ödediğiniz ücret sadece 200TL.
Yani 30-40 milyonluk lüks bir SUV sahibi için sahilde vakit geçirmek daha “uygun”, ama küçük bir karavanda yaşayan ya da seyahat eden biri için aynı alan beş kat daha pahalı.
“Neden?” diye sorduğumda aldığım cevap ise tek cümleydi:
“Karavan keyif.”
Asıl düşündüren nokta tam da burada başlıyor.
Ve en önemlisi: Bu insanlar orada “tatil” yapmıyor.
Bazıları yüksek kiralar nedeniyle ev tutamadığı için orada. Bazıları yalnızlıkla baş edemediği için. Bazıları ise huzurevi seçeneklerini istemediği ya da tercih edemediği için karavanı bir yaşam alanına çevirmiş durumda.
Bu nokta kritik:
Burası Marmaris değil, Datça değil, Aktur Karavan Parkı gibi bir tatil köyü hiç değil.
Burası İstanbul’da, şehrin içinde bir sahil otoparkı.
Ama bu insanlar burada yaz-kış yaşıyor.
Buna karşılık birkaç yüz metre ileride tablo tamamen değişiyor. Milyonlarca liralık lüks 4×4 araçlar geliyor, aileler geliyor, piknik yapıyor, gününü geçiriyor. Ve toplamda 200 TL ödüyor.
Hiç kimse orada yaşamıyor.
Sadece vakit geçiriyor.
Ama aynı sistem içinde “karavan” kategorisinde olan ve çoğu zaman hayatta kalma mücadelesi veren insanlardan günlük 1000 TL talep ediliyor.
Üstelik aynı alan içinde, aynı şehirde, aynı sahil şeridinde.
Burası İstanbul’un içinde, kamuya açık bir sahil otoparkı.
Ama uygulanan tarife, burayı bir yaşam alanı değil, “lüks konaklama alanı” gibi fiyatlıyor.
Bir başka alanda ise elektrik, su ve altyapı sunulan özel karavan bölümünde ücretler 2.750 TL’den başlıyor, 4.500 TL’ye kadar çıkıyor. Ama orası da yine bir “yaşam alanı” değil, daha çok kontrollü bir konaklama sistemi.
Burada asıl mesele fiyat değil sadece.
Asıl mesele şu:
Aynı kelime – “karavan” – içinde iki tamamen farklı hayat tanımı var.
Bir tarafta özgürlük ve hobi;
diğer tarafta zorunluluk ve hayatta kalma mücadelesi.
Ve bu iki hayat biçimi aynı tarifeye tabi tutuluyor gibi görünmüyor.
Belki de en çok burada adalet duygusu sorgulanıyor.
Çünkü bir yanda sadece hafta sonu keyfi yapan, gelir seviyesi yüksek bir kesim varken; diğer yanda orayı ev edinmek zorunda kalmış, çoğu emekli, yalnız ve kırılgan bir grup insan var.
Ve sistem, bu iki farklı gerçeği aynı başlık altında topluyor: “Karavan keyfi.”
Ama sahadaki gerçek, bundan çok daha farklı.
Şehirde büyük SUV kullanmak normalleşirken, küçük bir karavanda yaşamak ya da birkaç gün geçirmek “lüks tüketim” tarifesiyle fiyatlandırılıyor.
Belki de mesele artık araç değil.
Mesele; sistemin hangi yaşam biçimini “normal”, hangisini ise “fazladan konfor” olarak gördüğü.
Lüks SUV ile gelen, günübirlik vakit geçiren vatandaş düşük ücret ödüyor. Buna “keyif” denmiyor.
Aynı sahilde yaşayan, çoğu emekli veya dar gelirli karavan sakini ise 5 katı ücret ödüyor.
Şehirde milyonluk SUV kullanmak normal kabul edilirken, zar zor küçük bir karavanda yaşamak “lüks-keyif” kategorisine konuluyor.
Yazar – Özgür SUNAY